Yaz boyu Şavşat tatilimi planlamaya çalıştım. Koca yaz ne kadar çok işim varmış, Şavşat için bir hafta ayıramıyordum. Ağustos bitmek üzereydiyki; “İşler beklesin, ben Şavşat’a gidiyorum” deyip biletimi aldım.

Seyahatin amaçları; her sabah peynir eritmesi ve peynirli kete yemek, tereyağında alabalık ve sac kavurmaya doymak, Karagöl’de mangal yapmak, yaylalarda çıplak ayak gezmek, gün batımında çay içerken Şavşat’ı seyretmek, eski eve gidip anıları yad etmek, kışlık peynir, yağ, bal ve tereyağı alışverişi yapmak ve tabii ki uzun zamandır görmediğim hısım akraba ile özlem gidermekti.

Şavşat’a vardığımın sabahı yengemin hazırladığı harika kahvaltı ile güne başladım.  Peynir eridikçe kokusu canıma can kattı, o eritmeye ekmeği bandıkça şifa buldum. Kete resmen ağzımda dağıldı. Çayımı yudumlarken Nazım Hikmet’i andım, içinde çay geçen o şiiriyle;

Basit yaşayacaksın basit, Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit, Çay, Simit ve Peynirle...”

Saate hiç bakmadım kahvaltı sırasında. Kahvemi yolda koştururken kağıt bardakta değil de, köpüğünü höpürdete höpürdete sevdiklerimle sohbet ederek içtim.

img_94233

Kahvaltıdan kalkınca köyümüze Mikelet’e doğru yola çıktım. Yol boyu temiz havayı ciğerlerime doldurdum, yeşilin her tonuna, gelincik kırmızısına doydum. Çermik’te şifalı suda ayaklarımı dinlendirdim. Mikelet’e vardığımda köyün cerrahı Aynur Teyzemi ziyaret edip, uzun uzun sohbet ettim. Memleket meselelerini de konuştuk, yılan ısırmasına karşı önlemleri de, eski anıları da.  Yaylaya giderken yol üzerinde Mevlut Dayı ile Resmiye Teyzeye konuk oldum. Onlarla önce havadan sudan, sonra da Ermeni zulmünü yaşayan Erzurumlu gelinlerden konuştuk. Yanlarından ayrılınca yaylaya peynir, yağ siparişimi verdim. Dönerken de yol boyu karşılaştığım hemen herkes arabayı durdurup yemeğe, çaya ya da kahveye davet etti. “Gerçekten bir başka benim memleketimin insanı” dedim. “Hep sıcakkanlı, hep misafiri için çayı çorbası hazır”.

Sonraki günler de aynı sakinlikte, aynı basitlikte ve doğallıkta ama dolu dolu geçti. Yaylalarda çıplak ayak çiçeklerle, arılarla, kelebeklerle dans ettim. Laşet’te, tereyağında alabalık yeyip, dostlarla özlem giderdim. Karagöl’de mangal yapıp, balıklara ekmek attım. Çeşme gördüğüm her yerde durup, kana kana dağlardan gelen suyu içtim.

Şavşat Evi’nde gün batımında çayımı yudumlayıp, Şavşat’ı seyrettim. Burada güneşin yavaş battığını farkettim. “Güneş yavaş batar mı” demeyin? Her yere yetişmeyi bi yana bırakıp, derin bir nefes alınca, güneşin renkten renge girerek, yavaş battığını görebildim.

Eski eve gittim. Anıları; canım büyükbabam Cemal Şeyhoğlu’nu, biricik büyükannem Esma Ana’yı kah ağlayarak, kah gülerek andım. Büyükannemin tülbentinin gül kokusunu hissettim. Sanki o bahçede tavuk kovaladım, bostandan kinzi topladım, kuzenlerimle dut silkeledim.

savsat

Duygudan duyguya, yayladan yaylaya yolculukla 4 günde seyahatimi amaçlarına ulaştırdım. Bu arada da benim için yeni bir kavram ile tanıştım: Cittaslow. Cittaslow bir belediyeler birliği ve İtalya’da kurulup sonrasında tüm dünyaya yayılan bir hareket aslında. Belirli standartlara sahip şehirlere bu ünvan veriliyor. Şavşat da dünyanın 208, Türkiye’nin 11 Cittaslow şehrinden biri.

savsat5

Cittaslow yavaş ya da sakin şehir manasına geliyor. Buradaki yavaşlık yaşadığın anın tadını çıkarmakla doğru orantılı. Yani hayatı zevk alacak bir hızda yaşayan şehirlere bu ünvan veriliyor. Şavşat da, tam da böyle bir şehir. Yaşadığın her şeyin farkında oluyorsun, yediğin yemeğin, içtiğin suyun tadına varıyorsun. Dostla sohbetin, gerçek iletişimin ve sosyalleşmenin ne olduğunu; geleneklere, göreneklere, doğaya sahip çıkmanın önemini hatırlıyorsun.

Bu 4 günlük seyahat bana hatırlatı ki; hayatın hızlı gidersek erken varacağımız bir varış noktası yok. Bence siz de bunu aklınızdan çıkarmayın, benim gibi 24 sene beklemeyin, ilk uçağa ya da arabanıza atlayıp Şavşat’a gidin derim. İyi yolculuklar şimdiden…

CEVAP VER