Cengiz Aytmatov’u “Kırmızı Eşarp” yani “Selvi Boylum Al Yazmalım” ile tanıdım. Kitap bitince, daha önce filmini seyrettiğimden herhalde çok da etkilenmedim sandım ama günlerce “Boyun posun devrilsin İlyas!” diye dolaştım. Sonrasında hediye olarak gelen “Gün Olur Asra Bedel” ile yazara hayranlığım tavan yaptı ve o kara trenlerle doğudan batıya batıdan doğuya gittim… geldim… Akabinde hemen bir Aytmatov alışverişi yaptım. İlk olarak “Cemile”‘yi bir solukta okudum ve hayallerimde bir bozkırda aşk şarkıları söyledim. “Elveda Gülsarı” ile duygudan duyguya, mevsimden mevsime sürüklenirken sanki o yeşil çayırda heybetli Gülsarı ile beraber koştum. “Toprak Ana”‘da savaşın yıkıcı gücünü iliklerime kadar hissettim ve roman bittikten sonra günlerce ağladım. Yani ben Aytmatov’un her kitabından sonra en az bir hafta kendime gelemedim. “Dişi Kurdun Rüyaları” ise günlerdir rüyalarımda. Daha da çıkmayacak gibi görünüyor.

Aytmatov işte. Yine etkileyici, yine sarsıcı. Bu sefer de; iyi-kötü, ilahi adalet ve kader gibi çok zor konuları sorgulatarak beni benden aldı. İnsanın bu ezeli ve ebedi sorularını bir papaz okulu öğrencisinin düşüncelerinde, esrar kaçakçılarının, Kırgız Çobanlarının ve kurtların hayat hikayelerinde irdeledim. Aslında o kadar kolay sindirilecek bir roman değil ama 396 sayfayı 2 gün içinde dehşetle ve bir o kadar da heyecanla okudum. Romanın son sayfalarındaki kurşun sesi kulaklarımda çınladı, mahvoldum. İçim içimi yiyor hala, sorup duruyorum kendime:

  • Biz nasıl bir tür olduk ki, doğaya zarar veriyoruz, hayvanlara zarar veriyoruz, diğer insanlara ve hatta kendimize bu kadar zarar veriyoruz?
  • Neden hep kötülük kazanıyor?
  • Kötülülerin yaptıklarının cezasını neden iyiler de çekiyor? Akbar, Taşçaynar, Abdias, Boston, Gülümhan… Hepsi iyi-kötü çatışmasında iyi olup da mağlup kalanlardı.
  • İşini layıkıyla yapan insanlar neden hakkını alamıyor ve kötüleniyor?
  • Doğru bildiğini söylemekten vazgeçmeyen insanın başı neden dertten kurtulmuyor?
  • Halka hizmet etmesi gereken kişiler neden halk kültüründen kopuk oluyor?

Çok zor sorular çok… Aytmatov da cevap verememiş bence. Ama romandaki hikayeler çok sürükleyici. Dişi Kurdun Rüyaları sanki roman içinde roman ve çok çarpıcı olaylar örgüsü içeriyor. Bir devrin hüznünü hissettiriyor özünde. Dönem Sovyet Yönetiminin din üzerindeki yanlış uygulamalarını ve bunun sonuçlarından biri olan uyuşturucu belasını ve bozulan doğal dengeyi işliyor. Başlangıçta Aytmatov, papaz okulundan kovulan bir gencin yani Abdias’ın maceralarını, bu maceraları sırasında karşılaştığı kişilerle iyi-kötü, Tanrı, Hz. İsa gibi kavramları tartışmalarını anlatıyor. Bu esnada Milattan Önceki adalet sistemi ile şimdiki adalet sistemini kıyaslıyorsunuz. İlahi adaleti ve kaderin bize getirdiklerini sorguluyorsunuz. Esrar kaçakçılığının nasıl olduğunu anlıyorsunuz. Bu gencin ölümünden sonra da Kırgız çobanlarını ve hayatlarını okuyorsunuz. Kolhoz reisi olan Boston’un hayata bakış açısı ile o dönemki Sovyet rejiminin üretime bakışını anlıyorsunuz. Bütün bu hikayeler dişi kurt Akbar’ın acı serüveni ile bağlanıyor ve nihayetinde insan olduğunuzdan utanıyorsunuz.

Akıcı, nefis ve sarsıcı bir roman. Farklı konular ustaca buluşturulup, sosyal meseleler ince ince eleştiriliyor. 1993 yılında Berlin Kitap Fuarında dünyada yılın romanı seçilmiş olan Dişi Kurdun Rüyaları, benim için de bu yılın romanı ve Gün Olur Asra Bedel’den sonra da en sevdiğim Aytmatov romanı. Bütün öğretilerinin yanında da günün sonunda eşsiz bir lirizmle başbaşayım. Mutlaka ama mutlaka okuyun. Ve Aytmatov’un Kırgızistan bozkırlarından yükselen sesine kulak vermeye devam edin. Asla kesilmesini istemeyeceğiniz bir ses olacak.

KİTAP: DİŞİ KURDUN RÜYALARI“İnsan vatanını yanında götüremez. Vatanımızın sadece acısını hissedeceğiz ve onu özleyeceğiz. Eğer vatan çanta gibi taşınabilen bir şey olsaydı hiçbir değeri bulunmazdı. Şimdi içelim dostlarım, son defa birlikte içelim ve hep beraber çok sevdiğimiz şarkıları söyleyelim.”

CEVAP VER