Gün Olur Asra Bedel, hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri. Şu an, bu kadar geç okumuş olmamdan dolayı kendime inanılmaz kızıyorum. Muhteşem bir kurguyla yazılmış, muhteşem bir hikaye. İnanılmaz da akıcı. 406 sayfayı 2 gün içinde okudum ve bu kısacık sürede benliğime işledi bu şaheser.

Cengiz Aytmatov ile ilk tanışmam değil aslında. İlk olarak Kırmızı Eşarp, yani Selvi Boylum Al Yazmalım ile tanıdım onu. Ve Gün Olur Asra Bedel ile hayranlığım tavan yaptı. Aytmatov; azgın ve güçlü deve Karanar üzerinden Yedigey’in yasak aşkını, gidip gelen trenler üzerinden Sovyet yönetimini, Ana Beyit Efsanesi üzerinden dilini, dinini ve ailesini unutan bir nesli, Orman Göğüslü Gezegen üzerinden ise hayallerini kurduğu yurdu anlattı bana Gün Olur Asra Bedel’de. Özünde anlattıkları, bir siyasi rejimin gümbür gümbür çöküşünün nedenleriydi. Öyle bir teknikle anlattı ki; Yedigey’in savaş anılarından bozkırın ortasına, oradan uzaydaki Orman Göğüslü Gezegen’e, arkasından Nayman Ana mezarlığına geçerken kendimi masallar diyarında hissettim. Ve o sırada varoluşu, sevgiyi, aşkı, gücü, iyiliği, kötülüğü, iradeyi ve insanın içindeki griyi sorguladım.

O kalın kitapta beni en çok etkileyen, en çok düşüncelere sevk eden kelime “mankurt” oldu. Mankurt, geçmişini unutmuş, tüm benliğiyle buyruk altına girmiş ve değerlerine, köklerine ihanet etmişlerin ortak adı Aytmatov için. Nayman Ana’nın mankurt olan oğlunu kurtarma mücadelesini sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara bir uyarı olarak yazmış Aytmatov ve efsanedeki tarihsel mankurtlaşma, günümüz mankurtlaşmasına projeksiyon tutuyor adeta. Bir mankurt için tek önemli şey efendisinin emirlerini yerine getirmek. Açlıktan ölmeyeceği kadar yiyecek ve üşümeyeceği eski püskü bir giyecek verdiniz mi başka hiç bir şey istemiyor mankurt.

Trajedinin özeti ise şu cümlede saklı: “Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegane kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır.”

Bu mankurtlaştırma hikayesinin okullarda mutlaka okutulması gerektiğini, mankurtlaşmanın kültürlerin yıkılmasına neden olduğunu, sorgulamayan, düşünmeyen tek tip insanların hem kendisine hem de toplumlara verdiği zararların çocuklara anlatılması gerektiğini düşünürken; bu arada da Boranlı’nın soğuğu insanın içine işleyen kışı ile kavurucu yazı arasında gidip gelirken… kitap bitti.

Bittiğinde içim bi tuhaftı, acayip çekmişti roman beni kendisine. 2 gün içinde duygudan duyguya yolculuk yapmıştım. Ama bir şeyler eksikti. Araştırdığımda acı gerçekle karşılaştım. Kitap sansürlenmiş ve Aytmatov çıkarılan kısmı daha sonra “Cengiz Han’a Küsen Bulut” ismiyle yayınlamıştı. Hemen onu da aldım ve okudum. Ve evet artık hikaye benim için tamamdı. Eğer bugüne kadar okumadıysanız 2 kitabı da hemen alın. Kesin tavsiyedir.

Şimdiden iyi yolculuklar!…

“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi… Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi…”

1 YORUM

  1. Yıllar önce okumuştum. O kadar etkileyici yazmışsınız ki, tekrar okuyacağım.
    Gerçekten kitap o yıllardan bugüne ışık tutuyor. Selamlar

CEVAP VER