Herkes için farklı şeyler ifade edebilir, benim için ise; 80’lerde geçirilmiş çocukluk ve 90’larda geçirilmiş gençlik demek Masumiyet Günleri. Adı üstünde işte, her şeyin dosdoğru, saf ve gerçek olduğu günler demek.

Yediğimiz, içtiğimiz gerçekti misal. Pazardan yapardı anneler alışverişi. Domates, domates gibi kokardı. Ispanağın buruk bir tadı vardı, yıllardır alamadığım. Yemekler evde pişerdi. Lahmacunun bile içi evde hazırlanır, pişirilmeye fırına gönderilirdi. Baba gelmeden sofraya oturulmaz, o başlamadan yemeğe başlanmazdı.

Oyunlarımız da gerçekti, sanal oyun bilmezdik. Duyduğumuz parolalı bir ıslığa koştura koştura aşağı iner, karşımızda capcanlı duran arkadaşlarımızla kibrit kutularından, gazoz kapaklarından oyunlar üretirdik. Kendi bebeğimizi kendimiz yapardık bezden. Çok şey beklemezdik bu yalan dünyadan. Sadece doğum günlerinde hediye alınırdı bize, bayramdan bayrama da yeni kıyafet. Yeni bir ayakkabının alınması için diğerinin gerçekten eskimiş olması gerekirdi.

Bakkal amcalarla samimiyet ve babamızın veresiye defterinde şanlı bir isminin olması büyük hadiseydi. Birbirimizin halinden anlamayı ve paranın pek de mühim bir şey olmadığını o veresiye defterlerinden öğrendik biz. Sadece kendi isteklerimiz değildi önemli olan, başkalarının ihtiyaçlarını da önemsedik. Küçücük bir paket cipsi 10 kişi tükettik. Birbirimizi hiç satmadık, kimseyi bir sınıfa sokmadık. Bizim bildiğimiz tek sınıf okuldaki sınıfımızdı. Çocuklar bencildir aslında, ben boyutunda yaşarlar. Ama biz bütün bu sebeplerden, hep sen boyutunda yaşadık.

En baba siyasetçiyi bile rakibi ile centilmence diyalog kurarken gören son nesil olduk. Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’nün kıyasıya ekonomiyi tartıştığı programlarda çok sesliliği öğrendik, bugünün monolog sever dünyasına inat. Çok şey borçlu olduğumuz iletişim yeteneğimizi, yeni gelen komşuya ailenin elçisi olarak gidip “Nurhan Teyzeee, annemler müsaitseniz akşam size gelecek” diyerek kazandık. Yani iletişimin gerçeğini gören son nesil olduk aslında.

Günün fast food şarkılarına baktığımda anlıyorum ki; müziğin gerçeğini de biz dinledik. Müziği sektör değil de sanat olarak gören müzisyenleri tanıdık. Ersen ve Dadaşlar’ı, İlhan İrem’i, Barış Manço’yu dinleyen; Kayahan, Nilüfer, Sezen ile aşık olan şanslılardık. Tütünün altına çizgili çorap giyip, abuk subuk boyanıp, “Like a Virgin” diye şarkı söylerken garipsendik belki ama gerçekten eğlenip, gerçekten dansettik işte.

ersen ve dadaşlar ile ilgili görsel sonucu

Hollywood bile masumdu o zaman. Rain Man’de, Scarface’de, Ölü Ozanlar Derneği’nde ne çok ağladık. Bruce Willis’in en sevdiğim aksiyon serisi olan Die Hard bile buram buram aşk kokardı. John McClane ne olursa olsun karısına olan aşkından vazgeçmeyip, arayı düzeltmek için yollar ararken kalbimiz kıpır kıpır etti. Hele Yeşilcam… Tam bir seremoni eşliğinde gittiğimiz sinemadan gözlerimiz kıpkırmızı döndük.

İnsanın yazdıkça yazası geliyor. Masumiyet Günleri gerçek arkadaşlık, gerçek sevgi, gerçek yemek, gerçek iletişim, gerçek müzik, gerçek hikayeler, yani gerçeklik demekti işte. Bunun yanında da öyle çok şey demekti ki;

“Semra koy bir kaset de neşemizi bulalım” demek,

İcraatin İçinden demek,

Ödediğimiz her kuruş verginin bize yol, su, elektrik olarak dönmesi demek,

Siyah önlük, beyaz yaka ve Yerli Malı Haftası demek,

Eurovizyon Yarışması demek,

Mavi Ay, Altın Kızlar, Pembe Panter, Heidi, Susam Sokağı, Dallas demek,

mavi ay ile ilgili görsel sonucu

Perihan Abla, Kaynanalar, Süper Baba, Bizimkiler demek,

Sokakta misket, kuka, yakar top, birdir bir oynamak demek,

“Kime çekti bu oğlan?”, “Bey… sıkma çocuğu bu kadar…” demek,

Toplu evlenmeme yeminleri, kan kardeşlikleri, kokulu mektuplar demek,

Kaset doldurmak, videocudan kaset kiralamak demek,

Leblebi tozu, pamuk şeker, macun demek,

Kabarık saçlı, kelebek tokalı, beyaz spor ayakkabılı, Lee Cooper kotlu ablalara imrenerek bakmak demek,

doksanlar giyim tarzı ile ilgili görsel sonucu

Unutulmayan pazar günleri, çamaşır günleri, karanlık akşamlar, karartmalar, mum ışığında dersler demek…

Ve de, 2000 lerin başında dünyanın bambaşka bir yere dönüşeceğine inanmak demek. Sosyal Bilimciler, Milenyum Çağını “mücadelenin ve acıların ortadan kalkacağı, barış, adalet ve mükemmel uyumun en yüksek derecede hakim kılınacağı çağ” olarak tanımladılar. Ne umuyorduk, ne bulduk tartışılır ama neye sahipsek öncelikle onları kaybetmekle başladı bu çağ.

Masumiyet Günlerine geri dönemeyiz artık ama bizim nesile iyi davranılmalı. Bize iyi davranılmalı ki, bu dünyanın kirlenmesini mümkün olabildiği kadar yavaşlatalım. Bize iyi davranılmalı ki, bu masumiyeti birazcık da olsa yeni nesillere aktaralım. Ve… bize iyi davranılmalı ki, gerçeği ve sevgiyi biraz daha yaşayalım.

CEVAP VER