The Equalizer 1, dört yıl önce seyircisiyle buluştuğunda Robert McCall’un Boston’da Rus mafyasıyla giriştiği mücadeleye odaklanıyordu. Bu filmde baş karakterimiz McCall’un bir markette çalışması ve edebiyattan hoşlanması dışında hakkında çok bilgi edinemedik. İkinci filmde ise kişiliğine ve geçmişine dair daha fazla bilgi ediniyoruz. Bununla beraber ‘Equalizer 2”de McCall ilk filmdeki mantıklı bakışını tamamen kaybedip olaylara tek taraflı bakmaya başlıyor.

Filmin Türkçe adı yine olmamış. Orijinal isminin Adalet değil de Equalizer yani ‘dengeleyici’ olması boşuna değil. McCall adalet peşinde değil çünkü. Bazen tanıdıklarının talepleri doğrultusunda, bazen ise hayatına tesadüfen giren zor durumdaki insanlara yapılan kötülükleri ve yanlışlıkları kendince dengeliyor. Amacı yardım etmek ve dengeyi sağlamak. Yani McCall bir adalet savaşçısı veya bir dövüşçü değil bir dengeleyici. Ezilenin yanında yer alıp, para, şöhret gibi konuları kenara atıp, vicdan duygusuyla hareket eden eski bir ajan.

‘The Eqaulizer 2”de McCall, Uber benzeri bir serviste şoförlük yaparken karşımıza çıkıyor. Hermann Hesse’den Proust’a kadar çok önemli yazarların kitaplarını okuyor. Çevresinde yaşanan mağduriyetleri gidermeye çalışıyor. Filmin başlangıcında babası tarafından Türkiye’ye kaçırılan bir kızı bulup annesine kavuşturuyor. Bu arada komşu siyahi çocuğa babalık yapıyor, onu bulaşmak üzere olduğu çetelerden uzaklaştırıyor.  Bir yaşlı Musevi’yi kayıp kız kardeşine kavuşturuyor. Zengin patron çocukları tarafından suistimal edilen bir genç kızın hakkını arıyor. Ana konu olarak da geçmişte mensubu olduğu bir tür gizli kuruluşta birlikte çalıştığı arkadaşının başına gelenlerden sonra intikam peşine düşüyor.  Hikaye ilerledikçe, McCall dostunun öldürülmesindeki gerçekleri anlamaya ve kendince dağıttığı adaletin ne kadar yetersiz olduğunu anlamaya başlıyor. Öykü çok klişe olsa da Denzel Washington’un yüksek performansı aslında pek başarılı olmayan senaryoyu izlenir yapıyor. Zaten yönetmenin başarısı Denzel Washington’u sonuna kadar kullanmasının altında yatıyor.

Bunlarla beraber filmdeki İstanbul imajını hiç beğenmedim. Filmin giriş sahnesinde, seyrettiğim bir sürü Hollywood filminde olduğu gibi İstanbul yine bir illegalite durağı. İstanbul’un son dönem aksiyon filmlerinde vazgeçilmez bir fon haline gelmesi kötü değil tabii ama sakallı Arap görünümlü Denzel ve tren yolcuları ile İstanbul değil de sanki daha çok bir Ortadoğu şehri sahneleniyor. Ayrıca ben Amerikalı çocuğun bir Türk baba tarafından daha önce Türkiye’ye kaçırıldığı gibi bir vaka hatırlamıyorum. Bu tür olayları hep İran’da falan duyduk. Yani yine Türkiye üzerinde bir algı yönetimi mevcut.

Bunu da yazmadan geçemeyeceğim, yabancı filmlerde Türkiye’nin sadece oryantalist tarafının gösterilmesinden ben çok sıkıldım. Kültür Bakanlığı Türkiye’de film çekecek yabancı yapımcılarla detaylı görüşmeli ve ülkemizde her renk çiçek olduğunun altı çizilmeli diye düşünüyorum.

Özetlersek ‘The Equalizer 2’ türünde çok yeni bir açılım ve unutulmaz bir örnek sunmasa da, sağlam bir polisiye-aksiyon izlemek isteyen seyirciler için keyif verici bir tercih. Günümüz insanının geldiği durum çok güzel anlatılmış. “Artık iyi ve kötü insan yok. Sadece şanslı ve şanssızlar var” sözü filmi özetliyor aslında.  Müzikler de aksiyona tat katıyor. Keyifli Seyirler…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here