Fotoğraf: Cüneyt Özyer

Efkar Tepesi, memleketim Şavşat’ın aşıkları bazen buluşturan, bazen de efkarlandıran meşhur tepesidir. Rahmetli Fakir Baykurt da ilk görev yeri olan Şavşat’ta etrafı inceleyip gezerken buranın büyüsüne kapılıyor ve içinde 47 tane öykünün bulunduğu Efkar Tepesi isimli eserini kaleme alıyor. Yazarın anlatımıyla Efkar Tepesi:

“Türkiye’nin uzak köşelerinden birinde Şavşat’ta bir tepe vardır. Adı Efkar Tepesi’dir. Bu tepeden bakınca bütün Türkiye resim gibi insanın önüne serilir. Bir yan alabildiğine yeşil!.. Bir yan bilemeyeceğiniz kadar yoksul ve geri. Varlıklar içinde yokluk, olanaklar içinde kısır döngüler… Korkunç bir çelişkidir bu.”

Aslında sadece 1959-1960 döneminin Şavşat’ını değil, Şavşat üzerinden ülkenin o dönemdeki resmini gözler önüne seriyor Fakir Baykurt Efkar Tepesi’nde. Kitapta Konya’dan, Bayburt’tan, Kars, Burdur, Ankara’dan ve ismini vermek istemediği başka köyler ve kasabalardan hikayeler var. Ama Şavşat’ın ve köylerinin doğasını, insanını ve hayatlarını şiveyle beraber resmen yaşatıyor. Her öyküde köyden köye, yayladan yaylaya yolculuk ediyorsunuz. Sahara’nın dar yollarında, metrelerce kar altında, o çetenin içinde hissediyorsunuz kendinizi. Evlerin, insanların kokusu bile hissediliyor okurken. Bir de öykülerin içinde Şavşat insanının okuma arzusunu da çok gerçekçi anlatıyor. Dedemin, babamın, annemin anıları ile özdeşleştirdim. Kah gülümsedim ama çoğunlukla efkarlandım, iç çektim.

Baykurt, kitapta dönemin hükümetini eleştiriyor gibi görünse de hükümetten çok dönemin aydınlarını eleştiriyor. Yani diplomalı oldum diye elini işten çekenleri, bürokrasiyi iş sayanları, elini toprağa çiçeğe sürmemeyi saygınlık görenleri, kulüp adı altında kahvehanelerde gün öldüren kasaba memurlarını ve yöneticilerini sorguluyor. Halk gibi düşünmeyenlere, halkın acısını hissetmeyenlere duyduğu öfkeyi dile getiriyor. O zamana kadar küçümsenen hikaye ve şiirlere nadiren konu edilen köy ve köylü insanını bağrına basa basa anlatıyor. 1959’da yazılmış hikayeler bugüne de projeksiyon tutuyor adeta. Öykülerinde sağlık, yol, su, köprü, liyakat, adam kayırma, din sömürüsü gibi sorunlara ışık tutarken esasında en önemli sorunun eğitim olduğunu vurguluyor sürekli. Özellikle de kız çocukların eğitimi.  Kendisi de Köy Enstitüsü mezunu, Atatürk inkılaplarına yürekten bağlı bir Eğitim Neferi olarak, gördüğü her okumayan kız çocuğuyla içi titriyor, okuyucuya da bunu dibine kadar hissettiriyor.

Ben çocukken sadece Sakarca’sını okumuştum Fakir Baykurt’un. Bugüne kadar diğerlerini okumamakla çok şey kaçırmışım. Bulabildiğim tüm kitaplarını aldım ve ilk sıraya koydum. Sizlere de keyifli okumalar…

İlgili resim

“Baktıkça insan efkarlanıyor
Hepimize, hepimize çok yaman bir kalk borusu gerekiyor. Ağrı Dağının başına bir ala horoz: Başını devire devire ötecek! Derelerin ağzındaki köyler uyanacak. Dağların başındaki köyler uyanacak. Handaki yolcu, kentteki esnaf, taş ocağındaki işçi, hep uyanacak. Uyanan, kazmayı küreği alıp işe duracak. Hayatın düşmanları ile savaşa duracak. Başka türlü olmayacak.”

Tüm Misafirlerime Kocaman bir Merhaba!, Kim ki bu İremce derseniz, öğrenmeyi, okumayı, gezmeyi, üretmeyi ve şehir hayatını yaşamayı seven bir anneyim. İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunuyum. 18 sene kurumsal hayatta yöneticilikten sonra İnovatif Danışmanlık ve Eğitimler üzerine kurduğum şirketimin yöneticiliğini yapıyorum. Ve de yazıyorum... Okudukça, gezdikçe, öğrendikçe ve hissettikçe yazmaya devam edeceğim. Takipte kalın..! İremce'nin müdavimi olacaksınız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here