elveda_gulsari

Hüzünlü, sürükleyici ve toprak kokan bir Aytmatov kitabı daha bitti, Ve bu sefer ağlata ağlata bitti. Aytmatov; ‘Elveda Gülsarı’da Taypalma Yorga Gülsarı ve Sosyalizme gönül vermiş Tanabay’ın hikayesini anlatırken beni yine duygudan duyguya, mevsimden mevsime ve mekandan mekana sürükledi.

Öyle betimlemeler var ki romanda; tüm duyu organlarım harekete geçti, satırlara teslim oldum. Esen rüzgar, yağan kar ile üşüdüm, yakıcı güneşin altında kavruldum. O keçe çadırdaki minik kuzuların kokusunu hissettim, telef oluşları yüreğimi dağladı. Caydar’ın çaldığı kopuzun sesini ve bozkırın uğultusunu duydum…

Bir atın hikayesi insanı bu kadar mı etkiler? Gülsarı sanki o yeşil çayırlarda bütün heybeti ile yanımda koştu. Rüzgarda dalgalanan yelelerini taradım. Ona ilk gem vurulurken onunla beraber acı çektim resmen.

Aslında sadece bir atın öyküsü değil ‘Elveda Gülsarı’. Aytmatov, yıllarca bir ideoloji uğruna savaşan insanların elinde kalan koca bir hiç ve acının hikayesini de anlatıyor Gülsarı üzerinden. İyi, adil ve dürüst olduğuna inanılan sistemlerin insan faktörü araya girince nasıl sömürücü, ötekileştirici, kötü, kaypak ve yalancı olduğunu anlatıyor. Hikaye bunu, iki olguya isyan ederek yapıyor. Biri sistem, diğeri de geçip giden zaman. Ve bu iki olgunun bütün canlıları kullandığını ve işi bitince de nasıl yok saydığını iliklerime işleyecek kadar içten vurguluyor. Belki amaç bu değil ama yaşlanmak ve geçerliliğini kaybetmek duygusu da içimi acıtıyor kitapta. Bir de işini düzgün yapan insanların hayatının sonunda istediğini elde edememesini sorgulatıyor bana.

Bu kadar değil tabii. Aytmatov kendi uslubu ile Kırgız – Kazak ellerinin doğasını, Kırgız – Kazak Türklerinin töresini ve folklorunu da canlı olarak göz önüne seriyor ‘Elveda Gülsarı’da. Atlar hakkında da bilmediğim onlarca bilgi veriyor. Ayrıca bu roman dünyanın en güzel cümlelerinden birini içeriyor: ” demek ki düşünmemek, unutmak demek değilmiş“.

Kitabın son 20 sayfası hala sırıl sıklam. Cengiz Aytmatov’un eşi olmayan üslubunun tadına varmak, duygudan duyguya yolculuk etmek  için mutlaka okumalısınız.

“Atın başlığını omuzlarına almış, düzü yokuşu aşarak yürüyordu. Gözlerinden akan yaşlar, yüzünü, sakalını ıpıslak etmişti. Gözünü, yüzünü silmiyordu. Bunlar, doğuştan tulpar, doğuştan taypalma gülsarı için dökülen yaşlardı. Yaşlı gözlerle, yeni sabaha, tek başına dağların eteklerine doğru uçan yabankazına, uzun uzun baktı. Gözyaşları daha çok akmaya başladı. Yabankazı yolunu şaşırmış, sürüden ayrılmıştı. Arkadaşlarına yetişmek için acele ediyordu.

-Uç yabankazı uç! kanatların yorulmadan arkadaşlarına yetiş! diye derin bir iç çekti. sonra:
-elveda gülsarı! elveda! Dedi.

Yürürken o eski, yanık ağıdın ezgisi geldi kulaklarına:
ana deve, bozlaya bozlaya, yitirdiği yavrusunu günlerden beri arıyordu: neredesin kara gözlü güzel botam? memelerinden güzel kokulu ak süt akıyor. Neredesin kara gözlü botam? ses ver bana! dolup taşan memelerinden süt akıyor. Güzel kokulu, ananın sütü…”

” Evet, artık sona varan yol, eve varan yoldan kısaydı.”

Tüm Misafirlerime Kocaman bir Merhaba!, Kim ki bu İremce derseniz, öğrenmeyi, okumayı, gezmeyi, üretmeyi ve şehir hayatını yaşamayı seven bir anneyim. İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunuyum. 18 sene kurumsal hayatta yöneticilikten sonra İnovatif Danışmanlık ve Eğitimler üzerine kurduğum şirketimin yöneticiliğini yapıyorum. Ve de yazıyorum... Okudukça, gezdikçe, öğrendikçe ve hissettikçe yazmaya devam edeceğim. Takipte kalın..! İremce'nin müdavimi olacaksınız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here