İstanbul

Üniversiteyi kazanınca geldim İstanbul’a. Henüz 17 yaşındaydım. İlk defa ailemden ayrı kalacak olmamın korkusunun yanında, farklı bir hayatın ve yepyeni başlangıçların heyecanı içimde, tam 1001 kızın kaldığı Çemberlitaş Kız Yurduna yerleştim. Okul bitti, İstanbul’da işe girdim. Evlendim, İstanbul’da kaldım. Bir ara çok yorulduğumu hissettim, İstanbul’u suçladım. “Karmaşa çok bu şehirde” deyip, büyüdüğüm kent olan Gölcük’e döndüm. 3 sene yaşayabildim orda. İstanbul’u özlediğimi farkettim zamanla. Neden mi? Buyrun iste, bütün keşmekeşine, trafiğine, zorluğuna, pahalılığına rağmen İstanbul’dan vazgeçemememin 3 nedeni:

NİŞANTAŞI

Azıcık da uzatarak:)  uzun yıllar Nişantaşı’nda okudum ben. Belki de bu sebeple, bence İstanbul’un kalbidir Nişantaşı.  Her türlü yeniliğin yanında, eski İstanbul kültürüne dair çok fazla dokuya rastladığım bir merkezdir. Yılbaşı ruhu, Sevgililer Günü ruhu ve şehrin ruhunu dibine kadar hissedebildiğim yerdir.

Caddelerinde her yürüdüğümde okul yıllarıma giderim, ruhumu genç tutar. Eğer yazsa uzatırım akşamları. Cadde üstündeki kafeler saat kaç olursa olsun eşlik ederler bana. Bir fincan kahvenin telvesine gömerim yorgunluğumu. Ve günün sonunda sokaklar, misafirperver bir edayla yolcu eder beni. Bütün yorgunluğumu orada bırakıp dönerim eve.

BOĞAZ KÖPRÜSÜ

Kimilerine göre “İnci Gerdanlık”tır, kimilerine göre ise İstanbul’un bağrına saplanmış bir hançerdir Boğaz Köprüsü, İstanbullunun deyimi ile “Birinci Köprü”dür. Ben de boğazın değişen renklerini çok severim. Sabah soğuk ve sert suları ile gri, öğleden sonra mavi turkuaz köpüklü, akşam üstü turuncu ve gece de tutkunun rengi kırmızıdır. Boğazın o enfes manzarası eşliğinde, o renklerin aydınlattığı bir sürü anım vardır. Mutluluğumu paylaşmaya da giderim ona, dertleşmeye de. Her halimle alır beni, kabul eder, gerçek bir dost gibi.

İSTANBUL RUHU

Bunu yazmak, açıklamak çok kolay değil. İstanbul’a ilk geldiğim gün hissetmeye başladım o ruhu. Her taraf buram buram tarih, buram buram acı ve de buram buram romantizm kokar bana İstanbul’da. Onlarca millet, onlarca ırkın bu şehirde yaşadığı öyle belli ki. Hepsininin izlerini hissederim, yaşadıklarını yaşarım sanki. Bir sabah acımasız bir asker olur İstanbul, gün boyu onunla savaşmak zorunda kalırım. Bir sabah en sevdiğim arkadaşım olur, iyot kokusu eşliğinde çayımı içerim onunla, dertleşirim. Bir başka sabah da yar olur bana. İçim kıpır kıpır deli bir gün geçiririm beraber.

Bir sürü Avrupa, Asya şehri gördüm, İstanbul kadar güzelini, İstanbul kadar delisini görmedim. Her seferinde, “yok ben İstanbul’dan başka yerde yaşayamam” dedim. Evet, zor bir şehir ama bizi güçlendiren, mutlu eden de zorluklarla başedebilmek değil mi zaten?

Başlığı büyük üstad Nazım Hikmet’ten attım. Şiiri ile de tamamlayayım bari:

Dur! bırak kaynasın kahvenin suyu,

Bana İstanbul’u anlat nasıldı?

Bana boğazı anlat nasıldı?

Haziran titreyişlerle kaçak yağmurlar ardı

Yıkanmış, kurunurmuydu yine o yedi tepe

Ana şefkati gibi sıcak bir güneşle…

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here