Benim Amin Maalouf serüvenim ‘Doğu’nun Limanları’ ile başladı. Çok güzel topraklarda çok güzel bir aşk ve isyan hikayesi yaşadım onunla. Arkasından okuduğum ‘Semerkant’ benim araştırmacı tarafımı ortaya çıkardı. Aylarca Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ı ve Nizamülmülk’ü araştırdım. Farklı zamanlarda yaşamış üç gerçek karakteri bu şekilde kurgulaması müthişti. ‘Yüzüncü Ad’ ile de bir kitabın peşinde bir tüccar ile bir diyardan bir diyara sürükledi beni Maalouf. Lübnan’dan yola çıkıp İstanbul, Londra, Ege Adaları, Ceneviz, İzmir, Amsterdam ve Lizbon gibi bir çok yere uğradım. Büyük Londra Yangını’na şahit oldum. Konya’daki veba salgınıyla yüzleştim. Özünde tam bir Amin Maalouf klasiği okudum. Kurgu içinde gerçeklikler, olmayacak bir aşk ve tumturaklı bir şekilde kendini olayların içinde bulan, ne yaparsa yapsın yazgısından kaçamayan kahramanız.

Roman bir kehanetle başlar. Ertesi yıl yani 1666 İncil’e göre “Canavar’ın Yılı”dır ve dünyanın sonu olacaktır. Kimilerine göre mahşer: Kan, ateş, yıkım ve her şeyin sonu… Bu korkunç kehanet dilden dile dolaştıkça halkı korku bürür. Dünyanın sonunun gelmesini engelleyecek tek şey ise Allah’ın Kuran’da geçen doksan dokuz adı dışında söylenmeyen gizli adın içinde olduğu kitap: Yüzüncü Ad! Fakat kahramanımız Baldassare bu kehaneti saçma bulur. Her ne kadar saçma bulsa da şu sözler dökülür kaleminden:

“İnsan işaret ararsa, bulur. Her zaman böyle gelmiştir bana; ve bunu bir kez daha mürekkebimle buraya kaydetmek istiyorum. Olur ya dünyayı saran delilik burgacı içinde sonunda ben de unuturum. Aşikar işaretler, anlamlı işaretler, şaşırtıcı işaretler… Kanıtlamak istediğin her şey doğrulanır sonunda; ve en az bir o kadarını da tersini kanıtlamak istersen bulursun.”

Ve yolculuk başlar, yollar aşılmaya başlanır. Baldassare her yaşadığını yazar. Arada defterlerini kaybeder ama yazmaktan vazgeçmez. Çünkü önemli olan nerelere gittiği değil, neler yaşadığıdır. Aşkı bulmuştur, bırakmak istemez fakat bunun için de savaşmak zorundadır. Kitaba yaklaştıkça da, aşkına kavuştuğunu zannettiğinde de hep engeller çıkar önüne. Bazen yorulur, inançlarını sorgular ve arada sorar kendine ben neyi arıyorum diye. Sadece bir kitap mıdır aradığı?

Bir çok ülke gezdikten sonra kendi köklerine Cenova’sına döner ve kendi içinde başladığı yolculukta tekrar kendi içinde aynı yere vardığını anlar. Kendine sunulanla yetinen ve yolculuktan sıkılan kahramanımız bırakır Yüzüncü Ad’ı ve aşkı. Kalır o durakta en sakin haliyle. Yüzüncü Ad işte bu yüzden bu kadar önemlidir. Arayıp bulmak gerekir ve herkesin öyküsü Yüzüncü Ad’da saklıdır.

Baldassare Yüzüncü Ad’ı aramaktan yorulurken siz yorulmayacaksınız merak etmeyin. Arka arkaya sorular soracaksınız:

  • Aşka olan inanç, aslında onun bir yanılgıdan ibaret olduğu anlaşıldığında nasıl bir yıkıma sebep olur insan ruhunda? Aşk ve huzur bir arada olabilir mi?
  • Dini inanç, nasıl yanılgılara sebep olabilir cehalet ile birleştiğinde?
  • Bizim için çizilen yol mudur kader? Yoksa kendi seçimlerimizle mi oluşur?
  • İnsanın en büyük imtihanı vicdan mıdır yoksa aşk mı?

Sonu hakkında daha fazla ipucu vermeden yazıyı bitireyim. Üslubu, sorgulama gücü gayet iyi bir roman. Bir cümlesi aynı anda insanda bir çok düşünce uyandırıyor. Yol hikayesi mükemmel. Ben çok sevdim. Kitaplığınızda varsa okunacaklar arasında ilk sıraya alın. Yoksa hemen kütüphanenize ekleyin. Kesin tavsiyedir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here